Ramazan Keskiner - Kırşehir'e Değer Katanlar

 

Bazı insanlar vardır… Dünyaya gelir gelmez yaşadığı şehre bir iz bırakacağı bellidir. Kırşehir’in mütevazı sokaklarında 1961 yılının bereketli bir Ramazan gününde dünyaya gelen Ramazan Keskiner de işte onlardan biri. Öyle ki ailesi, “adıyla geldi” diyerek daha beşikteyken kaderine adını yazmış.

Ailesi, Yağmurlu Sayobası köyünden 1957 yılında göç edip kente yerleşmiş. Şehre gelişi bir kopuş değil, köyün kültürünü, üretme alışkanlığını, toprakla bağını sırtında getiren bir geçiş olmuş.

 O zamanlar şehrin dışı sayılan, ama köy hayatının sıcaklığını da içinde barındıran Çukurçayır Mahallesi seçilmiş hane yeri olarak. Hayvancılık yapılacak, bağ bahçe ürün verecek, buğday ekilecek kadar arazi…

Önünden pırıl pırıl dere akan, arkasında bugün üniversite kampüsü ve eski E tipi cezaevinin bulunduğu tepeleri gören o ev, aslında bir köyün şehirle buluştuğu yermiş. Ramazan Hoca’nın çocukluğu da işte bu yarı köy yarı şehir düzenin tam ortasında filizlenmiş.


Babası, ilkokuldan sonra başladığı demircilik mesleğini Ankara’daki büyük bir ziraat aletleri atölyesinde kalfalıktan ustalığa tamamlamış. Askere gidip geldikten sonra, 1957’de Kırşehir’e dönüp amcazadesiyle birlikte o dönem için devrim sayılan işlere imza atmış. Kırşehir’in ilk traktör römorkunu, pulluğunu, patosunu yapan o atölye… Bugün bile hâlâ dilden dile anlatılır.

Babasının okuyamadığı için içinde ukde kalan eğitim sevdası, çok sayıda köylü çocuğuna velilik yapmakla, onları okullara yazdırmakla, harçlık verip sahip çıkmakla ortaya çıkmış. Asıl kıymeti olan, köylü çocuklarının elinden tutmasıydı. O yıllarda köylünün dışlandığı şehir düzeninde, nice yoksul gence iş öğretti, meslek kazandırdı. Okuyamayan herkesin “keşke”sini kendi içinde taşıyarak, çok sayıda çocuğu okula yazdırdı, harçlığını verdi, kapısını açtı.  Avrupa’ya işçi olmak için gizlice gitmeye çalışanlara bile maddi destek oldu. Hayatına dokunmadığı insan neredeyse kalmadı.


Annesi ise okul okumak isterken, zamanın acımasız düzenine boyun eğip 14 yaşında gelin oldu. Şehir kültürü ile yetişen annesi, köy düzeni ile yaşayan evde bambaşka bir dünyanın içine adım atmıştı. Kültür çatışmasının ortasında büyüyen küçük Ramazan, hem şehirli hem köylü bir çocuğun dünyasını aynı potada yoğurdu.

Ev kalabalıktı… Üç gelin, halası, dedesi, babaannesi ve neredeyse her gün konuk olan köylüler… Oturulan odada soba yanar, sedirler dolu, çaylar seri şekilde demlenir içilir.  Akşamları anlatılan yokluk hikâyeleri, yaşanmışlıklar, zorluklar… Çocuk kulaklarıyla dinlediği her hikâye, onun yüreğine bir merhamet, bir empati damgası vurdu. Bu yüzden insanların acılarını anlamayı, dertlerine eğilmeyi çok küçük yaşta öğrendi.


O evde büyük bir oda vardı; sedirler, yer minderleri, sobanın sıcaklığı, gaz lambasının ölgün sarı ışığı… Odanın tütün dolu dumanı içinde küçük Ramazan, bir köşede dersini yapmaya çalışır. Bir kulağı köyden gelenlerin anlattığı yokluk hikâyelerinde, diğer kulağı ders kitabında. O hikâyeler ona hayaller kurdurdu…
Yolu olmayan köylere yol yapacak mühendisler…
Haksızlıklara dur diyecek hâkimler…
Doktorsuz yerlere koşacak hekimler…

Ve büyükler; “Oğlum, okuyun, adam olun! Ya da bir sanat öğrenin, kolunuza altın bilezik takın!” diye öğüt verirdi. Şehirli-köylü karışımı o evde, empatiyi, insanı anlamayı, paylaşmayı böyle öğrenmiş.


Okul hayatı, komşu mahallenin büyük bir ağabeyinin onu alıp Kayabaşı Mahallesi’ndeki Öğretmen Kılıçözlü İlkokulu’na kaydetmesiyle başladı. İlkokul öğretmeni Hüseyin Akyürek, çok disiplinli, otoriter ama bir o kadar da öğretme aşkıyla dolu bir eğitimciydi. Bir şey öğretiyorsa, uygulatarak, zorlayarak, beyninize mıh gibi çakarak öğretirdi. Yokluk içinde bile okulun kütüphanesini kurduran oydu. Kızılay kolu başkanlığı verip ecza dolabı kurduran da…
Bazen arkadaşlarının kafasına vurup yaralayıp, sonra pansumanı küçük Ramazan’a yaptırması da cabası!

Öğretmeni o kadar inanmıştı ki ona, hediye ettiği ansiklopedinin ilk sayfasına şöyle yazmıştı:
“Doktor oğluma hayatında başarılar dilerim. — Hüseyin Akyürek”
Belki de doktorluğun ilk kıvılcımı o imza ile tutuşmuştu.


İlkokul bitti, Kale Ortaokulu başladı. O yılların acı bir gerçeği vardı: Kenar mahallelerin çocuklarını Almanca–Fransızca gruplarına, şehir merkezindekileri İngilizce gruplarına kaydederlerdi. Bu küçük ayrım bile, yıllar sonra mesleğinde yaşadığı dil zorluklarının temeli olmuştu.

Bir beden eğitimi öğretmeni, Alaaddin Camii’ne bakan kalede yaptıkları bir derste şöyle demişti:
“Yarın doktor olursun, arabanda bizi görür alırsın, o bize yeter.”
Bu cümle bile bir çocuğun hafızasında yer ederdi.


Teşekkürlerle geçen ortaokulun ardından Kırşehir Lisesi… Kırşehir Lisesi dönemi,

1970’lerin sonu, 1980’e doğru yaklaşan o anarşi dolu dönem…
Şehir ikiye bölünmüş, okuldan eve gitmek bile bir cesaret işi. Silahlı çatışmalar, ayrışmalar, iftiralar, gammazlamalar… Sokakta, okulda, çarşıda başını her an belaya sokabilecek bir ortam… Ona rağmen başarıyla geçti lise yılları.

O zaman üniversite tercihleri sınavdan önce yapılır, her şey tamamen şansa kalırdı. Ya sınav günün hasta olursan? Ya yanlış işaretlersen? O da çalıştı. Hem de çok çalıştı.


Aslında zanaata yatkınlığı nedeniyle mühendis olmayı hayal ederken, tıp fakültesinin prestiji, tıp okuyan akrabalarının hikâyeleri ve en çok da dayısı Dr. Mehmet Ali Altın’ın Ankara’da Kırşehirli insanlara derman oluşunun bıraktığı iz, onu çocukluğundan beri doktorluğa doğru çekti.

Ve 1978’de…
O meşhur sınavda, alanı klasik matematik olmamasına rağmen, ne yaptığını anlayamadığı 38 soruyu yanlış işaretlemesine rağmen Erzurum Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni kazandı. Hem de Kırşehir’den tıp kazanan iki öğrenciden biri olarak.

1984’te mezun olduğunda yol onu Mardin Silopi’ye götürdü.


23 yaşında genç bir doktor olarak Silopi’de farklı kültürleri, dilleri, hayatları tanıdı. Zor şartlar vardı ama o yıllar, onun hafızasında dostluk, tecrübe ve mesleki özgüven olarak yer etti. 1987’de Kırşehir Sıdıklı Küçükoba’ya atandı, ardından Verem Savaşı Dispanseri sorumluluğunu devraldı.

1988’de askerlik, sonra 1989’da tekrar Kırşehir.

Aynı yıl Kırşehir’in saygın ailelerinden eski belediye başkanı Hakkı Göçen’in kızı Derya Hanım ile evlendi. 1990 ve 1992’de iki oğulları dünyaya geldi. Biri bugün elektrik–elektronik mühendisi olarak İstanbul’da bilgi güvenliği direktörü, diğeri İzmir’de avukat.


Verem Savaşı Dispanseri’nde adeta tarih yazdılar.
1987’de 126 aktif tüberküloz hastası vardı.
1998’de, ihtisas için ayrıldığında bu sayı 23’e düşmüştü.

Yardım derneğini canlandırdı, hastalara kömür, gıda, nakdi destek sağladı. Dispanserin ihtiyaçlarını, yine kendi çabalarıyla tamamladı.


İstanbul’da başlayan ihtisas süreci Ankara Numune Hastanesi’nde tamamlandı. 2003’te, doğup büyüdüğü şehrine, Kırşehir Devlet Hastanesi’ne enfeksiyon hastalıkları uzmanı olarak döndü.
Boş olan bir kliniği kısa sürede dolup taşan, güvenilen, sonuç veren bir birime dönüştürdü.

Ömrü boyunca nerede Kırşehirli varsa onlara koştu.
İran yolunda kalan şoförlere, Erzurum’da memurlara, Silopi’de askerlere, Numune’de hemşehrilerine…
İnsanlara hep dokundu.

Bir prensibi vardı:
Görev yaptığı her yerde şu anlayışı personeline aşılamış:
“Kapıdan giren kişi, kendinizmiş gibi düşünün. Ne bekliyorsanız onu yapın. O kişi yüzünde tebessümle ayrılıyorsa doğru işi yapmışsınızdır.”
Kapısı hep açık olmuş, gönlü hep açık olmuş.
Yardım isteyen hiçbir insanı boş çevirmemiş.


Kendine hep şu hedefi koydu:
“İyi bir isim bırakmak ve Allah’ın rızasını kazanmak.”
Mesleğinin 42. yılında hâlâ aynı aşkla çalışıyor.
Sağlığı yettikçe, yasalar el verdikçe, hemşehrileri teveccüh ettikçe hizmet etmeye devam edeceğini söylüyor.

Dr. Ramazan Keskiner, şu anda Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görev yapan, hem meslektaşlarının hem hastaların hem de şehir halkının sevgi ve saygıyla andığı bir hekimdir. Hastanenin Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji bölümünde çalışan Dr. Ramazan Keskiner, hemşirelerden tıbbi sekreterlere, temizlik personelinden diğer tüm çalışanlara kadar herkesle uyumlu, güler yüzlü ve hoşgörülü ilişkisiyle tanınır. İşini severek yapan, kimseyi kırmayan, sakin ve çözüm odaklı bir yapısı vardır.

Özellikle COVID-19 salgını döneminde, hastanenin en zor günlerinde ön safta yer alarak büyük bir özveriyle çalışmış, ekibiyle birlikte günlerce yoğun bir tempoda görev yapmıştır. O sıkıntılı süreçte hem hastalara hem de sağlık çalışanlarına moral veren, sorumluluğunu sonuna kadar taşıyan isimlerden biridir.

Dr. Ramazan Keskiner sadece hastanede değil, şehirde de sevilen bir kişiliktir. Hastalarına gösterdiği ilgi, anlayış ve hoşgörü sayesinde çarşıda pazarda da adı hep güzel sözlerle anılır. İnsanlar onu gördükleri her yerde sevgi, saygı ve hürmetle karşılar. Bu karşılığın temelinde de onun yıllardır sürdürdüğü insan odaklı yaklaşımı, mütevazı kişiliği ve mesleğine duyduğu saygı vardır.

Kısacası Dr. Ramazan Keskiner, hem sağlık camiasında hem de toplum içinde kendini sevdiren, gönüllerde yer eden, değerli bir hekim olarak Kırşehir’de iz bırakmış isimlerden biridir.

Ve hayatı dört kelimeyle özetliyor…

Toprak gibi engin,
Su gibi berrak,
Hava gibi açık,
Alev gibi sıcak…
İşte hayat…

Kırşehir’e değer katan bu güzel insanın hayat hikâyesi, yalnızca bir biyografi değil; çalışmanın, azmin, merhametin, hizmetin ve adam gibi adam olmanın canlı bir örneği…

Yorumlar