Dr. Remzi Orak, Kırşehir’in Yenice Mahallesi’nde dünyaya gelir. Aslen Tosunburnu köyündendir. İlkokulu Kırşehir’de okur. Ortaokul yıllarında babası Mustafa Bey’in Siteler’de koltuk döşeme atölyesinde çalışması nedeniyle ailece Ankara’ya taşınırlar. Hayatın başka bir yüzünü de orada tanır. Metropolün kalabalığında memleket özlemini heybesine koyarken, çalışmanın sadece para kazanmak değil, bir karakter inşası olduğunu fark eder. Liseyi ise yine memleketinde, Kırşehir Lisesi’nde tamamlar. Çünkü gönlü hep memlekettedir.
Annesi Elif Hanım ev hanımıdır… Remzi, beş kardeşin en büyüğüdür. Evin ilk göz ağrısı, kardeşlerinin ise sığınılacak güvenli limanı ve rehberidir. Ancak o, kardeşlerine hiçbir zaman sadece emirler veren sert bir ağabey olmamış; onlara her zaman bir arkadaş, bir sırdaş ve dert ortağı gibi yaklaşmıştır. Kardeşlik bağlarını sevgi ve samimiyetle ilmek ilmek işleyerek, ailenin direği olmayı o yaşlarda öğrenmiştir.
Remzi daha çocuk yaşta babasının yanında çıraklık yaparak hayata tutunur. Tozun, pasın, emeğin içinde yoğrulurken, bir koltuğu yeniden var etmenin sabrını öğrenir. İnsan ilişkilerini orada öğrenir. Büyüğe saygıyı, küçüğe sevgiyi orada kapar. Müşterinin yüzündeki ifadeden derdini anlamayı, esnaf ağzıyla değil gönül diliyle konuşmayı o dükkanın tezgahında ezberler.
Hele bir de dedesi Hacı Ramazan’ın ve amcalarının kasap dükkânı vardır ki… İlkokul ve ortaokul yıllarında, özellikle yaz tatillerinde onların yanında çalışır. Boş vakitlerini kasapta, insanların içinde geçirir. Büyüklerinden edep, haya, yardımseverlik gibi değerleri fark ettirmeden, sessiz sedasız öğrenir. Kasap dükkanı onun için sadece bir ticaret hanesi değil, adeta bir "insanlık fakültesi" olur. Kimin evinde tencere kaynamıyor, kim darda, kim mahcup... Hepsini o yaşta gözlemler. Sosyal yardımlaşmanın sessizce yapılanını, sağ elin verdiğini sol elin görmediği o kadim terbiyeyi orada ruhuna mühürler.
Babadan, amcalardan ve dededen aldığı terbiye… Anneden aldığı merhamet ve nezaket… İşte Remzi Orak’ın mayası böyle yoğrulur.
O, hiçbir zaman "Doktor oldum" diyerek kibirlenmez; aksine omuzlarındaki sorumluluğun bilinciyle daha da alçakgönüllü birine dönüşür. Hayatı boyunca büyükle büyük olmayı, çocukların ise güzel sözlerle gönüllerini almayı bilen, makamı değil insanı baş tacı eden birisi olmuştur.
Lise yıllarında öyle her öğrencinin sahip olduğu imkânlar da yoktur. Özel bir odası yoktur mesela. Sobalı bir evde, annesinin dikiş makinesinin üzerinde ders çalıştığı günler olur. Dikiş makinesinin tıkırtısı, onun zihninde geleceğin ritmiyle birleşir. Dar imkanlar onu yıldırmak yerine, "başarmaktan başka yol yok" dedirten bir kamçıya dönüşür. Ama babası Mustafa Bey, oğlunun derslerindeki gayreti görünce hep arkasında durur: “Oku evladım, sonuna kadar arkandayım…”
Fırsat buldukça köye gider. Dedesiyle, amcalarıyla vakit geçirir. Düğün olur, cenaze olur, köyüyle bağını hiç koparmaz. Nereden geldiğini hiç unutmaz. Kökleri toprağa ne kadar derine inerse, dallarının o kadar göğe yükseleceğini bilir.
Remzi’nin hayalinde hep doktor olmak vardır. Bu hayal öyle sonradan çıkan bir heves değildir. Lise yıllarında TRT’de siyah beyaz ekranda izlediği bir yabancı diziden çok etkilenir. Elinde çantasıyla köy köy, ev ev dolaşan bir doktor… Dağ tepe demeden, yorgunluk nedir bilmeden insanlara koşan bir adam… Karşılığında bazen bir teşekkür, bazen bir acı kahve… İşte o sahneler, bu mesleğin ne kadar kutsal olduğunu daha o yaşta iliklerine kadar hissettirir ona. O siyah-beyaz karelerdeki doktorun çantasında sadece ilaç değil, umut taşıdığını görür ve kendi çantasını o umutla doldurmaya karar verir.
Üniversite sınavı günü ise unutamadığı bir gündür. Sınav sırasında burnu kanar, yanında mendil yoktur. Görevliye yardım ister. Aldığı cevap şudur: “Çok konuşma, önüne bak, atarım yoksa…” Belki de daha yolun başında, bu yolun ne kadar çetin olacağının ilk işaretidir bu… O an, kendisine yapılan bu sertliğin tam tersini hayat felsefesi edinir: İnsanlara ne şartla olursa olsun nezaketle yaklaşmak.
Ama yılmaz. Azimle çalışır ve Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi’nen kazandığında sevinçten havalara uçar. “Doktor olacağım, insanlara şifa dağıtacağım” diyerek büyük bir heyecanla okuluna başlar.
Fakültede de boş durmaz. Okur, yazar, düşünür. Okul gazetelerinde yazılar yazar. Hem ders, hem kalem… İkisini birden yürütür. Hatta birkaç arkadaşıyla birlikte Avrupa’daki aile hekimliği sistemlerini takip ederler. 1991 yılında, henüz 4. sınıf öğrencisiyken bir tıp dergisine “Keşke ülkemizde de aile hekimliği olsa” diye yazı bile yazar. Yani bugünün aile hekimi Dr. Remzi Orak’ı, o günlerden belli eder kendini. Henüz öğrenciyken bile sadece bugünü değil, Türkiye'nin sağlık geleceğini dert edinir.
Ve nihayet… 1993 yılında Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden mezun olur. Mezuniyetin hemen ardından, hayatını birleştireceği Zahra Gül Hanım ile dünya evine girer. Bu mutlu birliktelikten her ikisi de inşaat mühendisi olan iki erkek evlatları dünyaya gelir. Büyük oğlu Esat Furkan, evlenerek eşiyle birlikte Yeni Zelanda’ya yerleşir ve orada mesleğini bir inşaat firmasında başarıyla sürdürür. Küçük oğlu Yekta ise babasının memleketi Kırşehir’de kalarak inşaat mühendisi olarak çeşitli firmalarda şehrin inşasına katkı sunar. Dr. Remzi Orak için ailesi, her zaman en huzurlu limanı ve en büyük gurur kaynağı olur.
İlk görev yeri Kastamonu’nun Ağlı ilçesidir. Genç bir doktor olarak bavulunu alır, yine insanların olduğu yere, hizmetin olduğu yere gider.
Ama memleket sevdası ağır basar… Kısa süre sonra Kırşehir’e döner. Boztepe’de bir yıl görev yapar. Daha toyken, daha yolun başındayken birçok hayata dokunur. Kapısını çalan hastayı geri çevirmez. Gece geç saatlerde bile eve gelen hastalara bakar. Kasap dükkanındaki o mahalle kültürü, tıp diplomasıyla birleşince ortaya "halkın doktoru" profili çıkar. Daha iyi hizmet verebilmek için küçük bir muayenehane açar; insanların gönül rahatlığıyla gelebileceği bir ortam oluşturmaya çalışır.
Sonra tayini Mucur’a çıkar. Kırşehir’de ilklerden biri olan, 24 saat açık küçük bir klinik kurar. Muayene odası, müşahade odası, minik bir laboratuvar… Elinden geldiğince imkân yaratır. Mucur Devlet Hastanesi’nde acil serviste tam 12 yıl görev yapar. Sadece hastanede değil, çarşıda da esnafla, halkla iç içedir. O, stetoskopunu sadece hastanede takanlardan değildir; sokakta yürürken de insanların halini hatırını sorarak gönül nabzını tutar.
Bir buçuk yıl kadar başhekim yardımcılığı görevini de yürütür. O dönemde hastane olarak Kırşehir’de ilk kez Kalite Yönetim Belgesi alınır. Bu başarı, çocukken babasının yanında öğrendiği "yaptığın işin en iyisini yapma" disiplininin bir meyvesidir.
Ülkemizde aile hekimliği sistemi başlayınca gerekli eğitimleri tamamlar ve 2008 yılından itibaren Kırşehir’de aile hekimi olarak görev yapmaya başlar. Aile hekimleriyle bir araya gelip dernek kurar, yönetiminde görev alır. Yani sadece muayene etmekle kalmaz, mesleğin gelişmesi için de taşın altına elini koyar.
Bugün Kırşehir’de birçok insanın hayatına dokunmuş, güler yüzü ve tatlı diliyle gönülleri fethetmiş bir isimdir Dr. Remzi Orak. Aile, akraba, eş, dost… Bunlar onun için laf olsun diye söylenen kelimeler değildir; gerçekten kıymetlidir. Bir aile hekiminden öte, hastalarına karşı mütevazı, içten ve samimi bir insan olarak yaklaşır. Hastaları onun odasına girdiğinde sadece bir şifa bulmaz, aynı zamanda eski Kırşehir'in o sıcak esnaf selamını, o kadim dostluk havasını solurlar.
Kırşehir’e değer katanlardan biridir… Sessiz sedasız ama yürekten çalışanlardan… Belki de en güzeli şu: Hâlâ o kasap dükkânında öğrendiği insanlığı, hâlâ o siyah beyaz dizide gördüğü doktor idealini yüreğinde taşımaya devam edenlerden…
Ben Murat Uzun; "Kırşehir’e Değer Katanlar" serimizde bugün, sağlık alanındaki derin tecrübesi, insanlara olan eşsiz nezaketi, sonsuz hoşgörüsü ve samimiyeti ile Kırşehir’in sevdiği, saydığı ve kıymet verdiği bir değer olan Dr. Remzi Orak’ı kaleme aldım. Sayın Remzi Orak’a, ömrü boyunca ailesiyle birlikte sağlıklı, mutlu ve huzurlu günler diliyorum.

Yorumlar
Yorum Gönder